Laysamina'nın aydınlık yüzü...


Blogspot bulanık, öfkeli, yorgun.
Burası da aydınlık, mutlu, ışıklı yüzüm olsun benim!
Haydi bakalım, olsun!
OL!

Hayid sor sor...

Bahar gelirken, güzel haberler…

Sağlıklı beslenme ile ilgili atağım umduğumdan başarılı bir şekilde devam ediyor ve bu arada güneş yüzünü göstermeye başladı. Uzun süredir hissetmediğim kadar hafif hissetmenin yanı sıra, iyi şeyler olacağına inanmak istiyorum bir de. Başımıza taşlar yağacak olsa gerek!

Uzun zaman sonra kısacık süre bile olsa Ankara’da olacağım yarın, bu demektir ki yeni yolculuk hikayeleri oluşacak aklımın bir yerlerinde… Belki bu seferkileri unutmadan yazarak kendime bir iyilik daha yaparım.

Şu mezar taşı ustası karakterim için - ki adı Rıza - biraz çalışmalıyım belki, bir kaç mezarlık ziyareti mi yapmalı bilmiyorum ama eksik bir şeyler var. Bunu biliyorum. Ölümün o soğuk sessizliğiyle yan yana bir adamı yazabilmek için daha çok bilgiye ihtiyacım var.

Hafta kolayca yarılandı, ve sonra yine hafta sonu gelecek. Evet, bahar geliyor. Güzel haberler de gelsin artık! Gelsin…

Sağlıklı yaşamak için yemek…

Birden “sevgili günlük” diye yazasım geldi. Yıllar yılı bu tanımı kullanmamışımdır oysa, hep ismi olmuştur günlüğümün. (Şimdi de var ya, neyse) Neyse, hafta başında bir nevi diyete başlayarak - aslında öğünlerimden şekeri ve aşırı karbonhidratı çıkararak - yeni bir döneme girdim. Güneşin yüzünü göstermesi bizi umutlandırırken yaşama dair, kafamda yine kırk tilki gezinti için valiz topluyor.

Belki penceremin dışında doğrudan görmediğim ama yürekten hissettiğim şu güneş sayesinde gerginliklerimi atabiliyorum. Yoksa son zamanlarda her geçen gün üstüme bir kat kum serpiliyor gibi - ölü toprağı mı dedi biri? bilmiyorum, hayır - buna rağmen bir mezar taşı ustasının hayatını anlatan küçük bir öyküye başladım. Sonu nereye gider bilmiyorum, oysaki gittiğim kursa göre bunun kurgusunu çoktan oluşturmuş olmalıydım.

Aslında şu an önemli olan tek şey, bugünün Cuma olması, gerisi güneş ve diğer bir kaç şeyden sonra tümüyle alışılagelmiş işler… Yaşasın ama, Cuma! Uzun sürsün!

Pencereden görünen manzara bembeyaz olunca, insan bir garip hallere bürünüyor galiba…
Masum masum oluyor hayaller bile, çocuksu. Kar topu oynamaktan başka şey gelmiyor akla, hadi bilemedin sıkı sıkıya giyinip karda yürümek.
Ne güzel mevsim şu mevsim, bir de insanı yoran trafik olmasa!

Pencereden görünen manzara bembeyaz olunca, insan bir garip hallere bürünüyor galiba…

Masum masum oluyor hayaller bile, çocuksu. Kar topu oynamaktan başka şey gelmiyor akla, hadi bilemedin sıkı sıkıya giyinip karda yürümek.

Ne güzel mevsim şu mevsim, bir de insanı yoran trafik olmasa!

Sabırla bekleyip pişman olmamak mı, balıklama dalmak mı hayata?

Bazı zamanlarda çok fazla kontrollü olurum ben. İnsanlara güvenmek konusunda mesela. Ya da birileri benim seçim yapmam konusunda ısrarcı olursa isteğim aynı olsa bile onların baskısına boyun eğmeden burnumun dikine giderim. Bu beni çoğu zaman, huysuz, acımasız, gerçekçi, dik başlı olarak tanımlamasına sebep olur çevremdeki insanların. 

Yakın zamana kadar bunun beni ne kadar huzurlu hissettirdiğini fark etmemiş olmam ilginç. Öyle ki sevgili dostum E.nin anlattıkları, etrafımdaki insanları sorgulamama neden oldu. Karşımdaki insanın yapmamı istediklerini yaptığım için sevilmeyi kabullenmedim ben pek çoklarının yaptığı gibi. Ya da onların baktıkları yerde durmaya çabalamadım. Evet, içimdeki her şeyi de insanlarla paylaşmadım, kimi zaman olmadığım kadar neşeli, uçarı, havai göründüm belki, ama yine de olmak istediğim kadar, olmak istediğim kişi oldum. 

Ve durup da geçen yıllara, aldığım kararlara bakınca, hiç biri için göz yaşı dökmemiş olmamın - bırak gözyaşı, en ufak bir tedirginliğimin bile olmamasının - gizli ve belki de haddinden fazla kendini beğenmiş gururunu yaşıyorum. Aferin bana!

Kimse için değil, kendim için karar vermeyi öğrenebilmiş olduğum için sonunda…

Tagged: hesaplaşmahayat

En iyisi, en basitidir bazen…

Hayatı karmaşıklaştırmaya çalıştığımızı düşündüğünüz olur mu hiç sizin de?

İstemediğiniz halde hayır diyemediğinizden katıldığınız bir dolu buluşma, ziyaret, anneniz - ablanız - akrabanız - komşunuz ısrar etti diye yediğiniz onlarca yiyecek ve başla bir sürü şey. 

Kendi kendimize hayatı zor ettiğimiz, sırf kendimiz yüzünden. Oysa bazen en iyisi en basitidir aslında. - Hoş çoğu zaman öyledir - Hayır demeyi becerebilmektir hayatı kolaylaştıran.

“İstemiyorum”, “yalnız kalmak istiyorum”, “yemeyeceğim”, “önceliklerim değişti”, “özledim”, “seviyorum”, “sesini duymak istedim”, “ne zaman görüşeceğiz biz?”… Bunların hepsi hayatımızı kıolaylaştırmak için dolaylamaları ortadan kaldırıp doğrudan sonuca odaklı ilerletmeye yarar bizi. Karşılığında başımıza geleceklerin riskini aldığımız sürece, “seni özledim” kadar hayatı kolaylaştıran kaç cümle vardır ki? “seviyorum” diyene, hangi kalpsiz “ama neden?” diye sorar? 

Yürümek istediğimiz yolu açmak için düz olmak gerek biraz, basit ama içten, samimi. Belki bütün zorlukları aşmak için bir adım atmak gerektiğini unutmamak lazım gelir evvela, ve gülümsedikçe yolun önümüze serileceğini…

En iyisi, en basitidir bazen, basit yaşarsanız, mutlu yaşarsınız.

Tagged: kelimelerhayat

Sonbahar nezlesi, açlık, planlar…

Hapşırıklarla başlayan geçen hafta, bu haftaya da sirayet ederek etkinliğini sürdürmeye kararlı. Her ne kadar sonbahar serinliği hissettirse de kendini omuz başlarında, güneşin o yumuşak ışıkları da saçlarımızı okşamaktan vazgeçmedi henüz.

Bazı durumlarda tahmin edilebilirliği kolay bir insan olduğuma mı kanaat etmeli bilmem, bir sürprizim var dediğim sevgili kardeşim K.’ın, hemen bilivermesi sürprizi benim bilinirliğim mi, yoksa onun beni çok iyi tanıması mı sonuca varamadım. Ama beni bildiğindendir diyorum, sadece benim afişe hallerimden değil…

Gençlik fotoğraflarıma bakarken geçen gün, ne kadar kilo aldığımı fark etmem hasebi ile az yemeye karar vermem ama yine de bunun üstüne mütemadiyen acıkıyor olmam kötü. Ama bu sefer bu kantarın topuzunu tutmak şart herhalde. Yoksa, bütün skeçlerde ve orta halli sitcomlarda görülen “çok kilo aldım şekerim”,”boğazından keseceksin”,”spor şart” kadınlarından olacağa benzerim. İyi de, o halde ben acıkınca ne yiyeceğim? :)

Ve bu karara rağmen, sevilen dostlarla yapılan planların da hep yemek menşeili olmasına ne demeli üstelik? “Sen adam olmazsın”dan başka?

Yapılacak çok iş var. Hepsi için de maalesef tek bir motivatör: Kendim. İş bu yüzden yola koyulmak lazım, çok çalışmak lazım. Çok…

Ürkek adımlarla yürümeye başlamak…

Bu hafta aldığım bütün haberler sürekli al aşağı ediyor her şeyi.

İki damla gözyaşı göz pınarlarımın hemen gerisinde, bir de küçük yumru boğazımda… Sanki çok mutluymuşum, elimde bir oyuncak bebek varmış da, sonra birden elimden alınıp kafası koparılmış gibi bebeğimin. Öyle yersiz, tesellisiz bir hüzün içimde. 

Ne başı ne sonu belli saçmalıklar kovalıyorken peşimizi, durup düşününce aslında tek kovalananın ben olmadığımı anlıyorum. O kadar basit değil oyun, taşlar öyle bir dizilmiş ki, önüne kattığı her şeyi - herkesi sürükleyecek kadar korkutucu. Hadi diyorum ben yırtarım bir şekilde bu beladan, peki ya diğerleri? Herkes nasıl kurtulacak bu sürgünden? Filikaları çoktan denizin sakin akıntısında kaybolmuş onca insan varken, hangisi kurtulabilir bu fırtınadan? İçimdeki “B planı üreticisi” bile şaşkın, o kadar belirsiz ki her şey, hangi bir “B planı”nı tasarlamak gerektiğini kestiremiyorum. Belki biraz beklemek sonra ürkek adımlarla da olsa yürümeye başlamak gerek.

MFÖ - Hep Yaşın 19

“Bugün var yarın yokuz”

Source: youtube.com

Antakya sokaklarında…

Antakya sokaklarında…

Hoş bulmuş olalım…

Kötü haberleri içimden dökmek isterken düştü yolum buraya, sevgili dostum K. hasebiyle… Geç tanışılıp çabuk kaynaşılan dostlardan olup kendisi, bir tane blog yetmez gibi bu mecraya da içimdeki kırpıkları atmama sebep oldu. Sonu hayrolsun…

Her şey karmakarışık bu ara. Evim, iş ,okul, arkadaşlar… Kafamın içi örümcek ağı tutmuş eski bir ev gibi, nereden geçmek istesem üstüme bir şeyler yapışıyor gibi. İyi bir temizlik gerek hayata.

Sonrasında her şeyin pırıl pırıl, ışıl ışıl olacağı inancıyla hoş bulmaya inanalım, hoş bulalım…